Kara Örümcek

Sarı bir ışık altında
Huysuz Marmara karşımda
Rüzgar tenime dokunan bir sihir
Elini eteğini çekmiş şimdi benden şiir.

Elim, yüzüm, ağzım yara bere içinde
Beynimde ve ruhumda bitmek bilmez bir zelzele
Kara bir örümcek gibi ağını örüyor etrafımda yalnızlık
Yakın dediğim herkesten uzaktayım, ne yazık.

Ne, güzel sözler işitmek istiyor kulaklarım
Ne, hikayeler anlatmak istiyor dudaklarım
Her geçen gün daha zor açılıyor göz kapaklarım
Her geçen gün daha da siliniyor anlamlarım

Bir dileğim kalmadı artık hayattan
Yalnız bilinmezlik korkusuymuş meğer beni ayakta tutan
Bir gün açılırsam o bilinmezler okyanusuna
Biliyorum; kimi ölüm, kimi kurtuluş diyecek buna.

Ses, söz, his bitti
Artık sana yaslıyorum düşüncelerimi
Ne ilk, ne son haykırışım bu
Ne olur, asla bırakma beni!

Artık ihanet etme geleceğine!

Bazen geçmişe takılı kalır insan. Önemi olmadığını bile bile. Aslında çok da belli olmayan fakat siz baktıkça gözünüzde büyüyen ufak bir yara izi gibidir. Bazen kanatmak gelir içinizden, deşmek istersiniz elinize bir şey geçmeyeceğini bilerek. Sonra hiç geçmeyecek yaraları, düzelmeyecek kusurları gördüğünüzde ve gözünüzde küçüldüğünde bu ufak sorun geçer gider.

Geçmiş bugünde kalmak istemez, onu inadına bugünde tutan bizleriz aslında. Her değişim, hayatımıza yeni giren her şey aslında bize geleceği şimdiye taşımamız için haykırır.

Sadece anılara ve insanlara yapışmaz sıkı sıkı kimisi geçmişteki kendine sıkıca yapışır onu bırakmak istemez. O daha masumane düşündüğü için o daha çocukça sevdiği için belki. Ama insan ait olmadığı bedene sığamaz ki, bu bir zamanlar onun bedeni de olsa. Artık olduğumuz kişiyi kabullenmek ve gelecekte olacağımız kişiyi şekillendirmektir belki de mesele ki kendi varlığımızı dolu dolu yaşayabilelim, değiştirebilelim bir şeyleri, insanları sevebilelim. Hem geçmişe böylesine sıkı tutunmak geleceğe ihanet olmaz mı? Şimdi miadı dolmuş düşünceleri, duyguları gökyüzüne bırakma zamanı.

Bülbül’ün Gözünden, Solmakta Olan bir Gül

Sana bakınca fark ediyorum. Kendini böylesine hırpalayışını gördükçe anlıyorum, bazı insanlar varlıklarının dünyaya nasıl bir güzellik kattığının farkında değil. Gözündeki ışıltıyı söndürmeseydin bir kül tablasında, güneş en çok senin kirpiklerine yakışırdı. Ruhunun güzelliğini kusmasaydın kaldırım kenarlarında, aşk en çok senin kalbine yakışırdı. Şimdiyse gencecik bir bedende parçalanmış hayatını görüyorum. Dudaklarının arasına sarma esrarı sıkıştırmış, üstünde ona ait olmayan izler var. Ne kadar isterdim bilemezsin, ne kadar isterdim hep diri kalmanı oysa gözlerimin önünde solup gidiyorsun. Ne su olabiliyorum sana ne toprak ne güneş. Bir güzellik daha siliniyor usulca dünyanın kara sayfasından. Yalnızca simsiyah yaprak kalıyor ardından. Nasıl kirlettiğini gördükçe düşüncelerini üzülüyorum, sanki içten içe kanıyorum kalbine her kara sürülüşünde. Dilinden damlayan zehirler zihnimde yankılanıyor. Bu sözler bu dudaklara ait değil demek geliyor içimden. Sanki bir yarın sen bir yarın ise seni kuşatmış hastalıklı bir ruh. Ne varsa gözümde kötü görünen ona atıp suçu seni masum ilan ediyorum tekrar tekrar. Masum yanının neden böyle zayıf kaldığını sorguluyorum. Oysa sen güzelliğe, ferahlığa aitsin ne işin var bu tavanı basık kara dünyada! Ne işin var bu ter kokmuş dar mekanlarda. Sen deniz kenarındaki o banka aitsin. Sen kim olduğunu bile bilmiyorsun sanki. Gerçekten bir hüzün kaplıyor içimi böylesine harcadığını görünce kalbini. Keşke diyorum bir kere gözlerimle baksaydın gözlerine, belki o zaman böylesine yazık etmezdin kendine.
Keşke bizi sevenlerin gözleriyle bakabilsek kendimize, belki o zaman öylesine yazık etmezdik kendimize.

İstemediğim bir insana dönüşüyorum…Diğer seçenekler de pek iç açıcı sayılmaz. Sessizliği yüceltmek geliyor içimden, ama hala sanki kelimeler arttıkça anlayacak gibi diğerleri; yazıyorum, söylüyorum. Alışkanlık işte ya bıçak gibi kesmek lazım ya da sindire sindire vazgeçmek. Bıçak olup kesiyor insanlar benim yerime, alıştığım kendimi. Caniler… Katiller…

Bir ayna getirin bana ya da zahmet etmeyin sadece durun karşımda!

Umudun İnsanlarına

Umut dolu yüreklerden damla damla akan kan

Toprağı suluyor kızgın güneşin altında

Gözyaşlarına karışıyor bu kızıl nehir

Çığlıklara, korkulara karışıyor

Yine umut dolu yüreklere akıyor.

Kanıksanmış korkular, alışıldık sindirmeler

Yolumuzu kesiyor her adımda

Ve hiç bitmeyen bu uzun yolda

Her barikatta bir yürek

Her adımda kan kurban ediliyor.

İnsanlığa giden yolda

Her gün bir masum ölüyor

Bir gülüş eskiyor bir yüzde

Ateş düşüyor bir annenin kalbine.

Ve hiç sönmesin diye umut ışığı

Işık olup yanıyor umudun insanları

Canımız yanıyor.

 

Ulaşabilmek adına vaat edilen topraklara

Cennetin huzurunu bir nebze olsun

Kucaklayabilmek için dünyada

Bir kalp duruyor,

Bir yaşam bitiyor.

Canımız yanıyor,

Canımız çok yanıyor.

 

Korku neredeyse görünür hale geliyor

Ve korkuyu idam etmek için

Cesaretin insanları kendini feda ediyor.

Canımız yanıyor,

Canımız çok yanıyor…

Doğurduklarıma, Doğuracaklarıma

Benim şimdiye dek hiç çocuğum olmadı. Kelimeler doğurdum zihnimden. Cümleler yarım yarım düşünce satırlara, adına şiir dediler; dizilince birbiri ardına düzyazı. Benim içinse hepsi aynıydı, hepsi zihnimden birer anıydı. Hepsi benim gerçekliğimin yansımalarıydı. Hani çocuk doğunca öyle ya da böyle büyür ya, büyüdüler onlar da. Bir anne, bir baba gibi “Ben sizin için elimden geleni yaptım.” demek gelse de içimden bazen, biliyorum ki onlar için yaptıklarım yine kendi tatminimden. Onlar büyüdükçe, olgunlaştıkça gözümün önünde şevkle baktım narin çizgilerine. Belki dünyanın en başarılı çocuğunu yetiştiremedim evet, ama benim çocuğum oldukları için vazgeçilmezler gözümde. Yırtıp attıklarım da oldu, yakıp yok ettiklerim de. Şimdi öyle özdeşleştirmişken onları bir çocukla; canice oldu bu, biliyorum ama ölü doğmuş bebekler onlar da, ya da bir adet kanamasında henüz döllenmeden atılan yumurtalar. Güzel güzel doğan çocuklarım da hayatın beni gebe bırakması sonucu oluyor anlayacağınız. İlk aklımdan geçen kelimelere dökülmüş düşünceyse bekaretimi ilk kaybedişim. Böyle anlatınca fazla dramatik oldu fakat her düşüşümün, her hissimin kendi rızamla olduğunu düşünürsek bir çok insandan daha az dramatik bir konumdayım şimdilik. En azından kimseler duymasa da görmese de en kötü ihtimalle benimle ölecek çocuklarım. Onların can çekiştiğini, hastalıklarını ve ölümlerini görmeyeceğim. “Benim canımı evladımdan önce al da evlat acısı gösterme Allah’ım.” der ya ana babalar, o hesap. Menapoz sonrası kaybedeceğim doğurganlığım yüzünden bir çöküş yaşayacağım evet, ama ona da alışır insan eninde sonunda. Şimdilik mutluyum evlatlarımla anlamların diyarında.

Vazgeçiş

İçimdeki boşluktan doldum, taşıyorum. Damla damla gözyaşları havaya karışmış. Kalbimin her atışında biraz daha kanıyorum. Her gülüşte biraz daha yanıyorum.
Bir şehir gördüm uzaktan. Yaklaştım dedikçe uzaklığımın farkına varıyorum. Öyle bir yol ki yürüyorum, yürüyorum… Nereye çıkacağım, nasıl ulaşacağım hiç bilmiyorum. Yol bulma konusunda pek iyi ve hayatta da pek şanslı değilimdir. Tek bir yol var uzayıp giden önümde ama içimdeki soytarı gerçekleri vuruyor yüzüme, bana gülüyor: “Yine evsiz kalacaksın bunca yerleşiğin içinde. Yine gezegensiz kalacaksın bunca Dünyalının içinde.”
Her şeyden çok uzaktayım. Yolum yol değil içten içe farkındayım. Dışarısı tehlikeli, şimdi o kente nasıl gitmeli? O şehrin güzellikleri onca tehlikeye değer mi? Bir yanım “Değmez, gitme.” derken bir yanım merakla kavruluyor. Bir yanımsa bilmediğim diyarların yolunda bir o yana bir bu yana savrulup duruyor.
Dört bir taraftan fısıldıyor orman, gökyüzü ve toprak: “Değmez.”
Her şeye karşı durmanın bir anlamı yok. Çantamı ve aklımı kontrol ediyorum. İhtiyacım olan her şey yanımda. Bir başka diyara gitmek üzere yola düşüyorum.