Salgın

Tek tek siliniyor gökyüzünden yıldızlar
Söylenecek sözlerini de alıyorlar
Geceyi süsleyen nefeslerini de
Tek tek sönüyorlar

Oysa geceye bakınca
Karanlığı yaran milyonlarca umut…
Bir salgın gibi yayılıyor ölüm düşüncesi
Bedenler süzülüyor havada
Bilekler kesiliyor
Bir kurşun ansızın fikirleri deliyor

Milyonlarca kuru dudak
Milyonlarca ıslak yanak
Camdan kalpler göğüslerde
Ve gözler gökyüzünde

Her sönen yıldıza biraz kıskançlıkla bakıyorlar
Cesaret mi delilik mi soruyorlar
Ölüme aşıklar
Bir gün kavuşmayı umuyorlar…

Reklamlar

Nilgün Marmara’ya

“Biliyorum bir gün dayanamayacak o küçük kalbim”*
Biliyordu, dayanamadı

Kim bilir nasıl bir yük taşıyordu
Ölüme koşan yorgun ruhu
Belki de karanlık onu çekiyordu
Belki karadeliğine hapsolmuştu
Işık bile yutuluyordu

Gözyaşını silmek isterdim
Hayal kırıklığına eşlik etmek
Kuyudan kuyuya haberleşmek
Son hüznünü duymak isterdim

Kendi karanlığımdan yazıyorum
Işıklara koşmaya mecalim yok
Belki de alıştım artık
Karanlıkta oturuyorum

Korkuyorum
Bir bir düşen yapraklar
Serilince önüme

Korkuyorum
Ben de dayanamazsam
Arkamı dönersem sevdiklerime
Üzülürler diye

Artık merak bile etmiyorum
Sonunu bu sıkıcı oyunun
Yalnızca yürüdükçe yürüyorum.

*Nilgün Marmara, Yalnızlık şiirinden

 

Gittikçe daha yakın…

Nasıl duymuyorsunuz siz soluğunu
Ölümü ensemde hissediyorum

Gittikçe daha yakın…

Hiçbir omuz, hiçbir yatak yetmez bana
Toprağın nemli kokusu var yalnız burnumda

Çok kısa…

Yetmiyor, anlatamıyorum
Ölümü ensemde hissediyorum
Yaşamak istiyorum vaktim varken daha
Vaktim kalmadı elimde avcumda
Soluğunu duyuyorum diyorum

Anlatamıyorum

Azrailin kanatlarını

Gövdemde hissediyorum…

Tanrı Misafiri

Aç kapıyı
Yorgun dizlerim
Rüzgarların adını fısıldadığı
O sessiz diyardan geldim
Zihnim suskun
Adını ezberledim
Ve şimdi de kapına geldim

Aç kapıyı
Yaramaz bir çocuk gibi
Her fırsatta basıp kaçtığım zilin
Bozuktu aslında hep
Bilmiyordum, öğrendim
Haylazlığa değil
Gönlümün yarısını
Gönlümde bulmaya geldim

Aç kapıyı
Zihnim yorgun
Bedenim taşımıyor düşüncelerimi
Sığınacak yerim yok bu diyarda
Tanrı misafirin olup
Başımı yastığa koymaya geldim
Dizelerim sustu
Susadı kalemim
Bir bardak su içmeye geldim

Aç kapıyı
Korkma yerleşmeye niyetim yok
Çok kalmadan gideceğim
Yalnız seni bilmeye
Yalnız yüzünü görmeye geldim

Ne olur artık
Aç kapıyı
Bir başkasının çehresi
Karşılamasın beni
Senden başkası değil
Sen aç kapıyı,
Kalbine misafir
Olmaya geldim.

Emosyonel Ağrı

Henüz eskimeden unutulmuş defterimi alıyorum.
Henüz eskimeden unutulmuş satırlar yazıyorum.
Çok çabuk tüketir olduk her şeyi. Tükettiğimiz her şeyle, biraz tükeniyoruz. Toprağı beslemiyor artık yağmurumuz, sel olup yıkıyor sığındığımız duvarları. Ateş sobamıza hapsolup bizi ısıtmıyor, yangın olup yakıyor ormanları.
Hayallerin bile uzun soluklu olduğu zamanları istiyorum, belki anlamsız bilmiyorum. Ama anlamsız değilmiş de anlamlara sığmıyormuş gibi içimdeki his. Oysa hepsinin bir açıklaması yok mu? Emosyonel bir ağrı denebilir belki. Ağrı… Dört harfe sığdı koca hisler. Hiç taşmadı mı peki? Dizlerini göğsüne çektiren bir ağrı? Olmadı. İnsanı umutsuzluğa sürükleyen, gözlerin yaşarmasına ve yutkunamamaya sebebiyet veren, yatağa gir ve çıkma sonsuza kadar diyen, dizlerinizi çenenizr kadar çekeceğiniz, anne karnındaki bir bebek gibi dünyaya sığmaya çalıştıracak bir ağrı. Cümlenin sonuna gelince başını unutuyor değil mi insan? Boşverin işte… Emosyonel bir ağrı, umutsuzluktan ve unutkanlıktan kaynaklanan.